Ayşe Şahin Yazdı ; Aylardır inmedim pazara!…

Aylardır inmedim pazara. Gittiğim zamanlarda da nasıl çıkacağımı bilemiyordum. Pazar görmek benim için çok özel bir zamandı; güzel anneme ayırdığım bir gündü. Anneciğimle haftalık ihtiyaçlarımızı almak için sabah erken saatte gider, saatlerce dolaşırdık. Pazarın her yerini ölçseniz, biçseniz bir kilometre anca ederdi belki ama biz öğlene kadar çıkamazdık.

Gezerken kimi zaman hüzünlenir, kimi zaman gülmekten kendimizi alamazdık. Sonra da annemden azarı işitirdim:

“Ayşe, şu dilin bir dursun. Çarşının ortasında kocaman kadını güldürüyorsun.”

Ona göre toplum içinde gülmek ayıptı. Rahmetli babaannem de insan içinde güleni sevmezdi.

“Kız kısmı sokakta gülmez, ciddi olmalı. Ayıp kızım.” derdi.

Ama biz bize olduğumuzda en güzel gülen iki insandı canım annem ve babaannem.

Babaannem daha rahattı; o şen kahkahasının ardından, “Kız gelin, bu çocuklar beni çatlatacak.” Der anneme şikayette bulunurdu.

Şikayet değilmiş o söyledikleri oysa…

Şimdi anlıyorum ki o neşeli anlar babaannem için varlığından rahatsız olunmadığı, içten sevgi ve rahatlık demekti. Annemin yüzündeki o zarif tebessüm ise gelinin asaleti ve kendine saygısıydı.

Akşam babam eve geldiğinde babaannem günü güle güle anlatırdı:

“Ah oğlum, bu çocuklar beni bugün gülmekten çatlatacaklardı neredeyse.”

Babam da bize bakar, “Altın kızlarım.” der, sonra babaanneme “Ne mutlu sana, ana.” Derdi.

Şimdi deseler ki o günlere dön… Bugünden bir iğne almadan, yalın ayak bu kadar ömür yürüyeceğimi bilsem arkama bakmadan dönerdim.

Şimdi ben bu güzel hâllerimizi anlatırken neden gözyaşlarıma hâkim olamıyorum? Neden boğazımda koca bir düğüm, neden burnumun direğinde o sızı?

Çocukken azar işittiğimde ağlamamak için kendimi tutar, gülerdim ki annem, “Ağlamayı gülmekle geçir Ayşe.” derdi.

Şimdi onu yapamıyorum.

Yüreğim mi yokalaştı, göz pınarlarımın önündeki setler mi yıkıldı?

Ne anlatacaktım, neleri andım…

Girdim köy pazarı tarafından pazara… Annemle gezer gibi yavaş yavaş, her yaygıya baka baka…

Daha ilk yaygının başında bir kelebek çıktı karşıma.

Ben hangi serginin önüne çöksem döndü durdu başımda.

Ateş alırcasına gezip çıktığım pazardan o gün oyalandıkça oyalanasım geldi. Annemle dolaşıyor gibi…

“Sen bir kelebek değilsin.” dedim.

Arife ablaya döndüm:

“Arife abla, bak görüyor musun şu kelebeği? Annem burada…”

Durdu, ne dediğimi anlamadı; döndü, işine baktı. Ben de diğer sergilere…

Her şey çok boldu. Annemin sevdiği fasulyeler, yerli kavun, karpuz, Gazidere domatesi, kıl biberler, yaprak… Ve o yerli şeftaliler…

Gözümüzün gördüğü her şeyden almak isterdik annemle… Doldururduk pazar arabasını… Sonra da durup gülerdik kendimize .

“Ayşe kızım, biz ne yaptık?” derdi.

Arife ablaya neredeyse tüm maaşını verirdi. Arife abla da, “Hacım, maaşı hep ben aldım galiba.” deyince pek mutlu olurdu annem.

“Bak Ayşe, bana hacı diyorlar. Ben hacca da gitmedim oysa.” derdi.

“Demek ki Allah seni hacı etmiş anne.” derdim.

“İnşallah.” der, susardı.

O gün ben de annemle gezer gibi takıldım kelebeğin peşine, içimden annemle söyleşe söyleşe…

Komşum Fatma’nın sergisine uğradım: “Dolma biber al” dedi

“Alıyım da ben bunu yapamam ki” dedim.

“Cemile ablayla dolduruveririz.” dedi.

Annemle aldıklarımız gibi küçüklerini seçtim. Annem hem doldurur biberleri hem de severdi.”Şunlara bak Ayşe, nasıl güzellerini seçmişim, minik minik” diye.

Öyle işe…

Sonra Raziye’ciğime uğradım. Alışverişimi tamamlayıp ayrılırken:

Dedi “Selam söyle.”

İşte o zaman geldim kendime.

Sordum: “Kime?”

Dedi: “Yapma bana bunu, Ayşe.”

Görmesin diye gözlerimin dolduğunu, bakmadım yüzüne.

Arkamdan seslendi:

“Bacına, bacına söyle, Ayşe!”

O an gözden kayboldu Kelebeğim de… Belli ki uçtu yücelere…

Ve çıktım pazardan…

Bir türkü ilişti kulağıma: “Ne ağlarsın benim zülfi siyahım…”

Ağlamıyorum anne…

Boyabat Gündemi hakkında 19359 makale
Boyabat Gündemi